The Secret World
The Secret World, bütün gizemiyle sizleri bekliyor.
Cadıların bütün sırları ortaya çıkacak! Hadi Durma Sen de Katıl Aramıza!



 
AnasayfaSSSAramaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 I o a n

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Ioan Xymphadôré



Mesaj Sayısı : 5
Kayıt tarihi : 01/05/10

MesajKonu: I o a n   C.tesi Mayıs 01, 2010 8:38 pm

Yatağında oturmuş, bomboş bir ifadeyle tavandaki toz ve örümcek ağlarının arasında hüzünlü ve yaşlı görünen sarı kaplamaların her kıvrımını özenle inceliyormuş gibi görünüyordu. Belki de gerçekten ilgilendiği şey kaplamalar olsaydı, şimdiye en küçük ayrıntısına kadar ezberlemiş olabilirdi nostaljik motiflerini. Geçirdiği yazın bedeninde bıraktıklarından kurtulamayacak olsa da, en azından zihninde bıraktığı yaraları bir nevi atlatmasını, tüm düşüncelerini yalnızca tek bir şeye yoğunlaştırmasını sağlayan - emindi ki tüm büyü dünyası mensuplarını aynı derecede etkilemiş olan - ölümleri irdeliyordu aslında. Kimin böyle bir şeyi yapabilecek kadar cesareti olduğu sorusunun cevabı ise henüz büyük bir bilinmezlikti. Çoğu kimse tarafından kesin bir önyargı ile bakılan yaratıkların bu işte parmağı olduğuna inanması için bir gerekçe bulamadığından onları suçlamak gelmiyordu içinden. Pek çoğu uzun süredir Yasak Orman’da barınıyor olmasına karşın, yıllardır kimseye zarar vermemişlerdi - kendilerine bir tehlike arz etmeyenlere en azından. Küçük bir Hufflepuff’lı onlar için nasıl bir tehlike arz edebilirdi ki? Ya da Godric gibi barışçıl biri? Ne gibi bir çıkarları olacaktı bu işten? Hayır, hayır. Kimsenin her hangi bir çıkarı olmadığı müddetçe iki kişinin canına kıyabileceğini sanmıyordu. Godric, elbette peşinde pek çok çıkarı bulunan insan olması muhtemel, kudretli bir büyücüydü, fakat o kız? Kim, tatlı, sessiz, kendi halinde küçük bir cadının ölümünden nasıl bir çıkar elde edebilirdi ki? Ya da, o kızın Yasak Orman’da o gece ne işi vardı? Sessizliği sadece insanları kendinden uzaklaştırmaya yarayan bir maskeden ibaret olabilir miydi? Bilmiyordu… Onca saatin ardından keşfettiği tek şey ise, aradığı gerçeğin yatağında uzanıp kulaktan dolma bilgileri tekrar tekrar yorumlamaya çalışarak bulunamayacak kadar derinde olduğuydu.

Düşüncelerinin verdiği sersemliği üzerinden atabilmek umuduyla yatağından doğruldu. Güneşin batmasına az bir süre vardı ve eğer şimdi hazırlanırsa karanlık bastığı vakit kimseye görünmeden Yasak Orman’a sızabilirdi. İlk kez bir okul yasağını çiğneyecek olmanın verdiği utançla karışık heyecan duygusu midesini an be an ele geçirirken, henüz yerleştirmeye vakit bulamadığından olduğu gibi dolabına tıkıştırdığı valizine yöneldi. En üstte, yeni annesi tarafından özenle dürülmüş, tüm hayatı boyunca eline geçen paranın çok daha üstünde bir miktara mal olan pantolon ve tişörtü özensizlikle giydi. O kadından istememişti bunların hiç birini. Hatta, valizini hazırlarken bunları odada bıraktığına emindi, demek eşyalarına rahat verilmiyordu pek. Bu düşünce, belki de bir sene önce sinirden çılgına dönmesine neden olabilirdi, fakat en küçük bir öfke bile hissedemeyecek kadar meşguldü kafası. Yatmaktan dağılmış turuncu saçlarını düzeltmek istemese de gecenin Hogwarts arazisini sarmasını beklediğinden onlarla uğraştı bir süre. Uzun olmaları kesinlikle işini kolaylaştırmıyordu hani. Her ne kadar sabırlı biri olsa da, ona huzur vermeyen düşüncelere daha fazla katlanamayacağına karar verdiğinde henüz erkendi oysa. Okul arazisinde, geceleri hava şartları bir kuzeyli için bile acımasız olabileceğinden ince bir pelerini omuzlarına atıp Hufflepuff Ortak Salonu’ndan çıkıp birkaç metre ötedeki merdivenler yöneldi.

Hâlâ kafasındaki düşüncelerle o kadar meşguldü ki, etrafına bakındığında çoktan Yasak Orman’ın kıyısına varmış olduğunu fark etti. Yüzüne çarpan serin havayı, dışarıda yüzlerce metre yürümüş olmasına rağmen ilk kez net bir şekilde duyumsadığından pelerinine biraz daha sıkı sarılarak yaşlı gövdeleri yosun tutmuş ulu çamların bulunduğu karanlık ormana attı adımını. Önceden hafif bir sarhoşluk hissi veren heyecanı şimdi iyiden iyiye bedenini etkisi altına almış, ellerinin belirli belirsiz titremesine neden olmuştu. Derinlere gittikçe burnuna gelen yabanıl bitkilerin dayanılması güç kokularının tesiri artırsa da, onların yanına yaklaşmaması gerektiğini bilecek kadar botanik bilgisine sahip olduğundan aldırmaksızın ilerledi. Nereye gideceğine dair bir bilgisi olmadığından hislerinin onu yanıltmayacağını umuyordu sadece. Yürüdü… Ne kadar derinlerde olduğunun, nereye gittiğinin farkında olmadan hem de… Ta ki sanki zeminde büyük kararlılıkla duran taşların arasına saklanmak istenmiş sarımsı kimi şeyler gözüne çarpana dek… Büyük bir heyecanla asasına sarılıp dikkatli adımlarla o yöne ilerlerken, gördüğü şeyin ona zarar verebilecek herhangi bir yaratık olup olmadığını sorgulamamıştı bile. İyice yaklaştığından emin olduğunda hâlâ hareket etmemiş olmalarından da güven alarak fısıldadı; “Lumos.”

Asasından süzülen bir demet ışın taşların arasına terk edilmiş birkaç parça parşömene vurduğunda, bunun herhangi bir delil olabileceğini düşündüğünden duraksadı. Eğer öyle ise, belki de kağıtları almadan önce bir profesöre haber vermeliydi. Sonra ise bu düşünceden hemen vazgeçti, olmaması gereken bir yerdeydi şimdi ve buradan bir şekilde Hogwarts’a dönmeyi başarsa da, tekrar bulunduğu yere varabileceğini sanmıyordu. Temkinini muhafaza eden adımlarla biraz daha yaklaşıp daha yakından bakabilmek adına eğilmişti ki, arkasında ışık saçan bir şeylerin hareket ettiğini fark ederek duraksadı. Adrenalin, bedenindeki etkisini hat safhada hissettirirken duyduğu buyurgan, genç bir ses rahat bir nefesi ciğerlerine çekmesine olanak tanıdı. Sese itaat etmezse belki de ölü bulunan ikinci öğrenci olacağı gerçeği ister istemez kaslarını harekete geçirmesine sebebiyet verdiğinden asasını bırakıp sakin adımlarla yüzünü ışığın geldiği yere çevirdi. Suratında mutlak şaşkınlık ifadesiyle Akem’e bakmakta olan birkaç kere karşılaştığı Ravenclaw’lu öğrenci olduğu gerçeği iyiden iyiye gevşemesini sağlamıştı şimdi. Demek sendin? Ne demekti bu? Rahatlığın verdiği mutluluk etkisiyle suratına pek de içten olmayan bir gülümseme yayıldı. Yıpranmış sinirleri iflâsın eşiğine geldiğinden kahkaha atmaya başladı. Dakikalarca, gözlerinden yaş gelene dek güldü sadece. Biraz olsun kendine geldiğine inandığında, nefesini kontrol etmeye çalıştığından zorlukla konuştu; “Ne demek oluyor bu?”

Ravenclaw’lu çocuğun kararlılığından ödün vermeksizin üzerine dikilen suçlayıcı bakışları, Hufflepuff’lının bu şartlarda beklenmeyecek kadar yüksek kahkahası nedeniyle şaşkınlığın yarattığı belirsizlikle gölgelenmişti şimdi. Zihninde tarttığında ilk anki mantıklı yaklaşımını yitiren düşüncelerin tamamen saçmalık olduğuna inanmak istemediğinden aynı derece buyurgan bir sesle Godric’in ölümünden Akem’in sorumlu olduğuna dair tezini üstü kapalı kimi imalarla ve tehditlerle belirtirken kurduğu cümlelerden sonuncusu, aslında tüm suçu üzerine almasına neden olmamış mıydı? Amaçsızca turuncu saçlı oğlanı suçlamaya çalışması, kendi kabahatini örtmek, tüm dikkatleri hele de pek de sevilmeyen bir Hufflepuff öğrencisinin üzerine atarak sansasyon yaratmak olmadığı ne malumdu? Herkes katilin bulunmasını dört gözle beklerken, böyle bir haber büyük dalgalanma yaratır, tüm büyücülerin beklediklerinden iki kat iştah açıcı bir haberi elde etmesini sağlardı. Ve gülmüştü Akem… Acımasız ve yaptığı şeyden gurur duyan, hatta daha iyisini yaparım, der gibi küstahça anlaşılabilecek kadar fazla. Eğer gerçekten durum bu ise, kendini kurtarabilecek en küçük delili yoktu. Kimsenin umursamadığı, arkasından konuştuğu, hatta belki de korktuğu biri olması ise yalnızca durumu daha kötü yapan gereksiz ayrıntılardı. Karşısındakinin katile benzer bir yanı olmaması ve afallamış bakışları ise bir umut demetiydi tutunmak istediği, fakat cinayet işleyecek kadar soğukkanlı birinin iyi rol yapması kaçınılmaz gibi bir şey idi, hele de katilin Hogwarts arazisi içinde olduğu düşünülürse… Potansiyel katilin ince silueti binasına yaraşır bir asalet ve temkin ile yavaşça yaklaşırken, hiçbir şeyin daha iyi olamayacağına inanmış, Doğa Ana’ya çaresiz yakarışlarda bulunuyordu içten içe. Olmaması gereken bir yerde ve yanlış zamanda bulunma durumu aslında hayatının alışkın olduğu talihsizlik çemberine uzak bir olgu değildi. Yalnız, diğerlerinden farklı olarak, belki de durumu düzeltmek için bir şeyler yapabilirdi bu defa. Beyninin gereğinden hızlı çalıştığı anlardan birinde olduğundan kafasından yüzlerce düşünce geçiyordu; ormanın derinliklerine kaçabilir, yeterince çevik davranırsa asasını kapıp onu kısa süre de olsa yavaşlatacak bir büyü yapabilir, belki de onu öldürebilirdi… Ormanın daha derinlerine gittiği takdirde büyük ihtimalle çok daha büyük bir belâ ile karışacağından ya da geri dönüşünü daha da imkânsızlaştıracağından hemen eledi onu. Asasını elinde bulunduran büyücü yeterince dikkatli davrandığından büyük ihtimalle, o henüz asasına ulaşamadan ölmüş olurdu ayrıca. Ya öldürmek? Vicdanını bu kadar ezecek bir yükün altına girmektense ölmeyi yüz kere tercih ederdi. Diğer yüzlerce fikir de yeterince saçmalık içerdiğinden elinden gelen tek şeyi yapmaya devam etti; dua etmek. Onunla bu kadar iç içeyken, doğanın kendisine cevap vermemesi gururunu yaralıyordu fazlasıyla.

Hâlâ umudu olduğunu anlaması için, tüm dikkatini ona vermiş olan oğlanın yerde duran kalınca dal parçasını fark etmeyerek yere düşmesi gerekti. Şimdi asasını kapıp, geldiği yönde koşmaya başlarsa kaçamaması imkânsız olsa dâhi kılını bile kıpırdatmadan durdu öylece. Nasıl kaçabilirdi ki? Kafasındaki sadece kuruntulardan ibaret ise savunmasız bir öğrenciyi Yasak Orman’da, hem de muhtemelen yaralı bir şekilde terk etmiş olacaktı ki bunu düşünemezdi, başına ne gelecek olursa olsun. Sonucunda büyük ihtimalle pişman olacağı kararı, oğlanın sendelediğini gördüğü anda almış olsa da, üzerindeki şok etkisi yerinden kımıldamasını engellediğindendi yardım edemeyişi. Biraz önceki kararlılığından eser kalmamış sesi titrek ve çaresizce Yasak Orman’da ne aradığını sorarken, boylu boyunca yere uzanmış olmasına karşın bakışlarını ayırmamıştı üzerinden. Cevap vermek yerine, büyük bir acıyla, asasını bırakmamak için olağanca çaba sarf eden oğlanın, yaşlı bir söğüt ağacının damarlı gövdesinden destek alarak ayağa kalkışını izledi. Tahmin ettiği gibi yaralanmıştı. Elinden sızan kana bakılırsa pek de ufak değildi yarası. Soruya cevap verip vermemekte düştüğü kararsızlığı atlatabilmesi için biraz daha zamana ihtiyacı vardı ki, dostça sayılabilecek herhangi bir yaklaşımında oğlanın tepkisini ölçebilirse - kimsenin bu kadar korkmuş iken rol yapabileceğini sanmıyordu - alacağı karar daha doğru olacaktı. Heyecan ve korkunun etkisiyle kısılan sesinin izin verdiği yükseklikte konuşurken karşısındakini ürkütmeyecek kadar sakin adımlarla ilerleyerek biraz önce düşmüş olduğu yere vardı. “Elin… Neyin üzerine düştün sen?”

Oysa düşünceleri zaman kazanmanın ötesindeydi şu an, Yasak Orman’da bulunan bitkilerin pek çoğu zararlı sınıfına koyulabilecek türdendi ve açık yara yüzünden zehrin kanına karışabiliyor olduğu gerçeği endişelendiriciydi. Bir katile yardım ediyor olabileceği düşüncesi bir kere bile aklından geçmemişti oğlanın elini yaran şeyin ne olduğuna bakınırken. Kafasını meşgul eden düşünceler, karşısındakine yardım etme isteği sayesinde uçup gitmişti çoktan. Belki de en büyük zaafıydı bu, bir gün sonunu hazırlayacak olan… O gün, bugün müydü peki? Olsa da olmasa da, bildiği bir şey vardı ki eğer birine yardım etmeye çalışırken ölürse gözünün arkada kalmayacağıydı. Yeterince acı çekmiş, yaşıtlarının yaşamadığı pek çok şeyi görmüştü zaten… Hayat, ona zevk vermek şöyle dursun, aldığı her nefesi daha acılı kılmak için elinden geleni yapıyordu. Birilerine yardım etmeye çalışırken ölmek, tecrübe edeceği belki de en iyi, en mantıklı şey olurdu. Birkaç dakika boyunca karanlık zeminde gezdirdiği gözleri yorulduğundan, tehlikeli de olsa el yordamıyla keskin bir şeyler aramaya giriştiğinde oğlanın şüpheli bakışlarını ve huzursuzluğunu rahatça hissedebiliyordu. Sonra ki, hızlı bir çarpmada ince bir deriyi mahvedebilecek kadar sivri bir ağaç dalıyla buluştu elleri, zehirli meşe. Ciddi bir şey olmaması, ruhundaki sıkıntıyı hafiflettiğinden derin bir oh çekerek doğruldu. “Korkacak bir şey yok, zehirli meşeymiş sadece. İsmi kadar korkutucu değil, sadece ısırgan otuna değmişsin gibi kaşındırır birkaç gün. Aslında, biraz günotu iyi gelebilir, fakat açık yara olduğu için şimdi sürmemelisin.” Eğilip kalkmaktan dağılmış saçlarını özensizce arkaya savurup oğlanın gözlerinin içine baktı. Aklından geçenleri bilmek isterdi, kim olduğunu… Hâlâ ona tam olarak güvenemese de, eğer kendine zarar verme gibi bir emeli olsaydı, zeminle meşgul olduğu dakikalar içinde bunu yapacak fazlaca zamanı olduğunu düşündüğünden önyargıları hafiflemişti. Gerginlik ve şokun hüküm sürdüğü havayı dağıtmak istercesine gülümsemeye çalıştı. Başarılı olup olmadığını bilmese de, kötü başlangıcı iyi bir sona bağlayabilirdi belki. İnsanlara duyduğu sonsuz güven, çoktan içindeki şüphelerin etkisini minimuma indirgediğinden belki de soruya cevap vermesi için doğru zamanın geldiğini düşünerek tekrar konuşmaya başladı. “Ölümler kafamı fazlasıyla kurcalıyor. Bir ipucu bulabilme umuduyla gecenin bir vakti buraya geldim. Tehlikeli olabileceğinden emindim, fakat bir öğrenciyle karşılaşmayı ummadığımdan fazlasıyla şaşırdığımı itiraf etmeliyim.” Sanki devam edecekmiş gibi ağzını açtıysa da, sessizliğe gömüldü. Oğlanın amacını bilmiyordu henüz, demin gördüğü parşömen parçalarından bahsetmek saçmalığın daniskası olurdu. Karşısında, onu suçlamaya bu kadar meraklı adama yöneltmek istediği onlarca soruyu geçirdi aklından. “Seni bir iki defa gördüm sanıyorum, fakat resmi olarak tanışmadık. Akem Manah, ben. Ölümlerden sorumlu olduğumu düşünmene neden olan şey nedir bilmek isterim açıkçası. Hem, senin burada, bu saatte ne yaptığın da bir muamma.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Alexander Bedwyr Coeus

avatar

Mesaj Sayısı : 127
Kayıt tarihi : 23/04/10

MesajKonu: Geri: I o a n   C.tesi Mayıs 01, 2010 9:03 pm

100

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
I o a n
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
The Secret World :: KARANLIK MAHZEN-
Buraya geçin: